Didem Doğan

Tüm annelerin en güzeli, Adrian Villar Rojas

Lev Troçki Sovyet Devriminin önemli figürlerinden, Stalin döneminde yaptığı muhalefet sonucu hem partiden hem de ülkeden sürgün edildi, Meksika’daki sürgün yıllarından önce İstanbul’da dört sene yaşadı. Büyükada’da ikamet ettiği bu ev deniz kenarında bugün sadece yıkık duvarlarını görebildiğimiz fotoğraftaki bu yerdeyiz. Yıkık duvarları geçip bahçeyi saran otların üzerinden atlayarak patika yoldan deniz kenarına iniyoruz. Denizin üzerine yerleştirilmiş platformların üzerinde bembeyaz heykeller bize bakıyor, bir fil, zürafa, maymun, boğa, gergedan… Üzerlerinde kahverengi renkten ölmüş gibi görünen başka hayvanlar taşıyorlar. Bir tezatlık söz konusu: doğum ve ölüm, saflık ve kirlilik ? gibi… Bu eserine ‘tüm annelerin en güzeli’ ismini vermiş Rojas, Arjantinli sanatçı. Anne söz konusu ise eğer bir doğurma, hayat verme ve ölene kadar doğurdu canlıya sahip çıkma durumu var burada. Gerçekten de öyle, bu hiç kirlenmeyen ve ölmeyen saf heykeller bizi mi taşıyorlar? Daha da zorlarsak bu beyaz heykeller bizim değerlerimiz, ya da yola çıkmamızı sağlayan ideallerimiz, ütopyalarımız mı? Peki neden Troçki’nin evine bakıyorlar bu hayvanlar, yüzleri neden denize ve ufka dönük değil de bize, karada durup onları seyredenlere dönük? Bir ideali ve bir ütopyayı temsil eden bir figüre mi bakıyorlar? Bu majör bir eser, boyutuyla ifade ettiği şeyle büyük bir hikayeyi anlatıyor, baki, evrensel, her dönemde tekrarlanan bir hikaye demek daha doğru... Rumelifeneri’nde bizi şaşırtan o sembolün aksine, ufacık bir sembolde yoğunlaşan o anlamın tersine bu heykeller kendileri anlama ihtiyaç duymadan oldukları halde bizi etkiliyorlar. Düşünce formları büyük ya da ufak, konsantre ya da dağılmış, bir düşüncenin biçimi...

This site uses cookies to understand visitor needs. You can see our terms of service police here. To allow us to improve our content please click ok. OK