Roma’yı keşfetmenin en keyifli yolu, kendinizi sokaklarına bırakmak ve kaybolmanın tadını çıkarmak.
Kaybolduğumuz esnada karşımıza bir ufak meydancık çıkıyor ve hafızamıza kazınıyor. Burası Via Margana. Adını, kökenleri 12. yüzyıla uzanan Margani ailesine ait bir kuleden alan bu sokaktaki yapılar 14. ile 16. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Burası, telaşlı Piazza Venezia ile Piazza d’Aracoeli arasında daha sakin bir yer gibi görünüyor.
Buradan Roma’nın yedi tepesininde biri Capitoline tepesine kurulmuş Piazza del Campidoglio’ya varıyoruz. Michelangelo tarafından on altı yüzyılda şehrin ilk Rönesans tarzında inşa edilen modern meydanı unvanına sahip bu meydan bir yıldız şeklinde tasarlanmış. St Peter Basilicasına dönük, ortasında Marcus Aurelius’un heykeli bulunuyor. Meydanın etrafı Senato Sarayı, şehrin en eski kamusal müzesi ve bir başka saray Nuovo Sarayı ile çevrili. Meydan halka açık, meydandaki Capitolini Müzelerini gezmek isterseniz giriş ücreti 16 Euro.
Ayaklarımız bizi tekrar Roma’nın en meşhur meydanlarından Navona Meydanı’na götürüyor. Meydan MS 1. yüzyılda İmparator Domitian tarafından inşa ettirilen bir stadyumun üzerine kurulmuş ve bu yüzden meydanın uzun ve oval formu, hâlâ bu antik stadyumun izlerini taşımakta.
Meydana damgasını vuran ortadaki Dört Nehir Çeşmesi, Fontano dei Quattro Fiumi, dört kıtayı temsil eden dört nehre adanmıştır: Nili Tuna, Ganj, Rio de la Plata. Meydanda iki çeşme daha bulunuyor: Moro Çeşmesi ve Neptune Çeşmesi. Sant’Agnese in Agone Kilisesi ise 17. Yüzyıldan kalma Barok mimarisi ile meydanı tamamlamış.