Didem Doğan

Kapadokya

Kayaya oyulmuş evler, kiliseler, manastırlar. Vadiler, gerçek dışı gözüken bir coğrafya.

Artık sönmüş olan volkanik dağlar Hasan Dağı ve Erciyes’in lavları, külleri, çamurları taşlaşarak kayaları oluşturmuş ve milyonlarca yıl boyunca nehirler, seller, bu taşları oyarak kanyonları, vadileri, boğazları, bacaları, kuleleri, kıvrımları meydana getirerek Kapadokya’yı bir açık hava müzesi haline getirmiş. Ana renk pas rengini ya da tuğla kırmızısını andıran koyu bir sarı, bazen tuz beyazı, gün batımında pembeden turuncuya farklı tonlara bürünen bu coğrafya değişik güneşin ışığıyla başka renklere dönüşür ve bir rüyadaymışsınız hissi yaratır.

İnsan elinin böylesine bir doğa şaheserine dokunması ile; kayaya oyulmuş kiliseler, manastırlar azizlerin ve keşişlerin, daha doğrusu ilk Hristiyanların yaşadığı bu bölge tam anlamıyla bir inziva yeriymiş. Kapadokya’nın tamamına yayılan kiliseler, manastırlar bölgeyi daha da ilginç hale getirmiş.

Kapadokya’daki kaya kilise ve manastırlarının en yoğun olarak bulunduğu bölge Göreme Açık Hava Müzesi.

Her birinde odalar ve yemekhane bulunan kayalara oyulmuş on iki manastır ünitesi bir hilal şeklinde sıralanmışlar, bu anıtlar dördüncü yüzyılda on üçüncü yüzyıla kadar fiilen kullanılmış. Çarıklı Kilise, Karanlık Kilise, yılanlı Kilise, Azize Barbara Kilisesi, Elmalı Kilise şeklinde devam eden bu manastırların her birini tek tek ziyaret edip içlerinde duvarlarda Hristiyanlık tarihine ait figürleri ve hikayeleri gösteren resimleri inceliyoruz. Açık hava Müzesi’nin dışında ama yakınlarında El Nazar Kilisesi ve Saklı Kilise var. Günün devamında tepenin üzerinde kurulmuş bir köye gidiyoruz. Uçhisar bölgenin manzarası en güzel köylerinden biri, bir kayalığın üzerine konmuş ve Ortaçağ’dan kalan kalesiyle taçlanmış. Kapadokya’nın en pahalı butik otelleri bu köyde yer alıyor. Güneşi batırmak için istikametimiz Kızıl Vadi. Gün batımında aldığı renkten dolayı böyle anılan vadi günün son ışıklarıyla kırmızının onlarca tonuna boyanıyor.

Kapadokya’yı hak ettiği gezmek için birkaç güne ihtiyacınız var. Göreme ne kadar biliniyorsa da bir diğer açık hava müzesi Zelve. Güne öncesinde Çavuşin vadisinden başlayı devamında Zelve’ye gidebilirsiniz.

Zelve yine kayaya oyulmuş onaltı kiliseden oluşan bir açık hava müzesi. Bunlardan en büyüğü Üzümlü Kilise. Zelve’nin özelliği vadiyle üç kanyonun kesişmesiyle oluşan manzara. Zelve’den sonra günü bu sefer Ürgüp’te bitirmeye karar veriyoruz. Bir diğer mağara otellerinin bulunduğu bölge Ürgüp Selçuklu mirasına sahip. Onüçüncü yüzyıl Selçuklu mimarisinin örneği konak ve türbeler bulmak mümkün. Ürgüp’ün daha ilerisinde ise bu bölgeler kadar henüz turistik olmamış Mustafapaşa köyü bulunuyor.

Bu bahsettiğimiz köylerin biraz dışında kalan yeraltı şehirlerinden Kaymaklı ve Özkonak da oldukça ilginç yerler, yeraltına yapılmış labirent sokaklarıyla klostrofobisi olanların pek rahat hissetmeyecekleri bu daracık yeraltı şehirleri zamanın topluluklarının uzun süre saklanmak için gerekli hava bacası, su kuyusu gibi yapılarıyla sizi oldukça şaşırtacak.

This site uses cookies to understand visitor needs. You can see our terms of service police here. To allow us to improve our content please click ok. OK